BİLGİNLERİN İNSAN TABİATI GÖRÜŞLERİ
 
 

 

 

İnsan tabiatlarının çok önemli bir tespit olduğu ve özellikle tıp alanında gerek teşhiste, gerekse tedavi şeklinde çığır açtığı birçok bilgin ve filozofların bu konuda hemfikir oldukları görülmektedir. Yaşadıkları süre içerisinde bu önemli tespitlere katkı yapan değerli insanların “insan ve organ tabiatı” konusundaki görüşleri şu şekilde özetlenmiştir.

 

Empedocles: (M.Ö. 490-430) Evreni yöneten kanunlara tanrısal bir açıdan yaklaşarak önemli bir katkıda bulunmuştur. İnsanları meydana getiren dört elementin olduğuna, bu elementlerin oluşmuş, değiştirilemez olduklarına ve her şeyin kökeninin, ateş, toprak, hava ve su olduğuna inanırdı.

Empedokles'in bu teorisi Hipokrat tarafından benimsenip insan bedenine uygulanmıştı. Humoral Patoloji Teorisi denilen bu anlayışa göre beden dört tabiattan (ateş, toprak, hava, su) müteşekkil bir yapıydı. Bu teori Doğu ve Batı tıbbında yaklaşık 2500 sene yürürlükte kalmıştır.

 

Hipokrat: (M.Ö. 460-370) "Tıbbı doğru olarak anlamak isteyen herkes, öncelikle yıl içindeki tüm gıdaların tabiatlarını göz önüne almalıdır. Aynı şekilde, insanların nasıl yaşadıklarını, nelerden hoşlandıklarını, ne yediklerini, ne içtiklerini, gözlemlemelidir. Bölgesel şikayetleri anlamaları ve uygun reçeteler yazabilmeleri için doktorların bunların hepsini bilmeleri gerekir."

“Bu maddelerin insan vücudundaki karşılıklarına “hılt” (vücudun içindeki organların temel sıvılarını oluşturan safra, sevda, kan ve balgam) denir.

 

Ateş tabiatı: Safra hıltını (safranın tabiatı sıcak ve kurudur).

Toprak tabiatı: Sevda hıltını (sevdanın tabiatı soğuk ve kurudur).

Hava tabiatı: Kan hıltını (kanın tabiatı sıcak ve nemlidir).

Su tabiatı: Balgam hıltını (balgamın tabiatı soğuk ve nemlidir).

Bunlar, birbirine benzemeyen 4 çeşit tabiatı (safra, sevda, kan, balgam) bulunan vücut sıvılarıdır. Ve sıvı dolaşım sistemini oluştururlar. “Bunların dengede olması, insan vücudunun sağlıklı ve dengeli olmasının en önemli şartıdır. Bütün geleneksel tedavi yöntemlerinin temeli bu felsefeye dayanır.”

 

İbn-i Sina: (980–1037) yılları arasında yaşamış ünlü müslüman Türk bilginidir. Olağanüstü zekası sayesinde henüz 18 yaşındayken çağının bütün ilimlerini öğrendi. 57 yaşında Hamedan’da öldüğü zaman 150'den fazla eser bıraktı. Eserleri birçok dile çevrilmiş, tıp, kimya ve felsefe alanında Avrupa’ya ışık tutmuştur. Onu Latinler “Avicenna” adıyla anarlar ve eski Yunan felsefesinin aktarıcısı olarak görürler. Eserlerinin Farsça olan birkaçı dışında hepsi Arapça'dır. Çünkü o devirde ilim eserlerini Arap diliyle yazmak adetti. Bilhassa tıp ilmine dair araştırmaları son derece orijinal ve doğrudur. Bu yüzden Doğu ve Batı hekimliğine kelimenin tam anlamıyla, 600 yıl hükmetmiştir.

 

Eserleri Batı dillerine Latince yoluyla çevrilerek “Avicenna” diye şöhrete ulaşan İbn-i Sina, yanlış olarak bir süre Avrupa'da İranlı Hekim ve filozof olarak tanınmıştır. Bunun da sebebi, eserlerini Türkçe yazmamış olmasındandır. Bununla beraber, Batılılar da kendisini “Hakimi Tıp” yani “Hekimler’in piri ve hükümdarı” olarak kabul etmişlerdir.

16 yaşındayken hekimliğe başlayan İbn-i Sina’nın matematik, astronomi, geometri alanlarında geniş araştırmaları vardır. Ancak İbn-i Sina’nın asıl büyüklüğü doktorluğundadır. İbn-i Sina, tıp araştırmaları yaparken bazı hastalıkların bulaşmasında göze görünmeyen birtakım yaratıkların etkisi olduğunu, yani mikropların varlığını sezmiş ve bu bilinmeyen mahluklardan eserlerinde çok sık bahsetmiştir.

 

Mikroskobun henüz bilinmediği bir devirde böyle bir yargıya varmak çok ilginçtir. Diğer eserlerine gelince bunlar arasında en tanınmış olanlarından: “El-Kanun Fit-Tıp” isimli kitabı (organ ve bitki tabiatları) tamamen bir tıp ansiklopedisidir, bu kitap kısaca “Kanun” diye bilinir ve onun tıp şaheseridir. Eser, fizyoloji, hıfzısıhha, tedavi ve farmakoloji bahislerine ayrılmıştır.   

 

Fransa’nın en meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Lauvain Üniversiteleri’nin temel kitabı “Kanun” oldu. Durum XVII. yüzyılın ortalarına kadar böyle devam etti ve İbn-i Sina, 600 yıl boyunca Avrupa’nın “Tıp Hocası” oldu.

 

Eserleri tıp biliminin günümüzdeki seviyeye gelmesinde büyük ölçüde kaynaklık etmiştir. Altı yüzyıl önce Paris Tıp Fakültesi’nin kütüphanesinde bulunan 9 ana kitabın en başında İbn-i Sina’nın ‘Kanun’u yer almıştır. Bugün hala Paris Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileri St. Germain Bulvarı yanındaki büyük konferans salonunda toplandıklarında iki kişinin duvara asılı büyük boy portresiyle karşılaşırlar. Bu iki portre, İbn-i Sina ve er-Razi’ye aittir.

 

İbn-i Sina, hekimlik alanına yeni kuramlar getirmemiş, hastalıkların patojenezini (hastalık yapan madde) o dönemde henüz geçerliğini sürdürmekte olan Hipokrat’ın "Dört Unsur" (ateş, toprak, hava ve su) kavramına dayandırmış ve “Allah, insanın her bir organına en uygun ve onun doğasıyla, işlevi ve şartlarıyla en uygun tabiatlardan (ateş, toprak, hava ve su) birini bahşetmiştir.” demiştir.

Bununla birlikte bu hakikatin değerlendirilmesi filozofların konusu olduğundan, biz insanın, kendisine en uygun tabiatı ve çeşitli fonksiyonlarına ve vücudun reaksiyonlarına en uygun özelliklerle donatıldığını kabul edebiliriz.” demiştir.

Farabi: (870 – 950) Aristotales’in ortaya attığı madde ve suret kavramını hiçbir değişiklik yapmadan benimseyen, eşyanın oluşumunda, yani yaradılışta, madde ve sureti iki temel ilke olarak gören Farabi’nin fiziği de, metafiziğe bağlıdır. Buna göre, her şeyin özünü oluşturan dört öğe (ateş, toprak, hava ve su) ilk madde olan “el-aklı-faal/işleyen akıl”dan çıkmıştır. Söz konusu bu dört öğe, birbirleriyle belli ölçülerde kaynaşır, ayrışır. "Hiç bir şey kendiliğinden yok olmaz, böyle olsaydı, var olmazdı." demiştir.

 

İmam Gazali: (1058–1111) Tabiatı kendine konu edinen ilimlere gelince, bunlar, alemdeki cisimlerden yani, gökler, yıldızlar, yerdeki ateş, toprak, hava ve su gibi basit cisimlerden, hayvanlar, bitkiler, madenler gibi bileşik cisimlerin değişme ve gelişmelerinden bahseder. Din, tıp ilmini olduğu gibi, bu çeşit tabiata dair ilimleri de inkâr etmez.

 

Fahreddin Razi: (1148 – 1208) İnsan, hayvan, bitki ve madenler gibi, bir araya geldiklerinde uyum sağlayan ve varlığı tamamlanan kısımları/parçaları bulunan şeyler. Dört esas element: ateş, toprak, hava, sudur. Diğer maddeler, maddelerle kaim olan diğer arazlar da bu sınıfa dahil olup, hepsi Allah'ın makduratıdır[1] ve O'nun yarattığı mümkinât[2] alemidirler. Çünkü önce bunların parçaları meydana gelir, sonra da bunlarda o parçalar bir araya gelip, bir uyum içinde terkib[3] teşkil ederler.

 

Mevlana: (1207 – 1273) Her insan bir cisim taşıyor. Bu cisimde dört madde var. Fakat bu dört madde her insanda eşit değil. Bazı insanda ateş fazladır. Bazı insanda amelde tembellik vardır.

Ateş, toprak, hava ve su, beden bunlardan yaratılmıştır. Bunların birisi olmazsa insan yaşayamaz. Vücudu gösteren su ile toprak, hava ile ateştir. Ama vücudu ısıtan bir ateş var. O ateş de bir sınırdadır. Ateş sınırdan aşağı düşse insanı öldürür. Yukarı da çıksa insanı öldürür. Bir de hava var. Hava insanı yaşatır. Ama görünmez. Fakat bu dört madde her insanda mevcuttur.

Ateşi fazla olan insan şer olur. Kavga yapmak için bahane arar. Suyu galip olan da insanları birbirine düşürür. Toprağı galip olan tembel, havası fazla olan da kendini beğenmiştir.

Yunus Emre: (1238–1320) İnsan bir "sevgi varlığı"dır, tin ile gövde gibi iki ayrı tözden kurulmuştur. Ruh ölümsüzdür, gövdede kaldığı sürece geldiği özün ve yüce kaynağa, Allah’a dönme özlemi içindedir.

Gövde dağılır, kendini kuran öğelere ayrılır. İçinde insanın da bulunduğu tüm varlıklar ateş, toprak, hava ve su gibi dört ilkeden kurulmuştur. Bu dört ilke yaratılmıştır, yaratıcıda Allah'dır. Allah, bu dört ilkeyi yarattıktan sonra, ayrı ayrı oranlarda birleştirerek varlık türlerinin oluşmasını sağlamıştır.

Bedenin yaratılmasında kullanılan bu dört ana tabiat olan ateş, toprak, hava ve su insan yapısına şu özellikleri kazandırıyor:

 

“Ateş” şehvet, kibir, tamah ve haset tatlarını, can ise izzet, vahdet, haya ve adabı;

“Toprak” sabır, iyi huy, tevekkül ve kerem sıfatlarını;

“Hava” kizb (yalan), riya, tezlik ve nefis heveslerini;

“Su” safa, cömertlik, lütuf ve sevdiğine kavuşma hallerini gösterir.

 

Hacı Bektaş Veli: (1281–1338) Yaratılıştaki dört unsur ateş, toprak, hava ve su ile simgelenmiş ve her şeyin aslına döneceğini vurgulamaktadır.

“Arif’lerin aslı su tabiatındandır. Ve bunlar marifet taifesidir. Su hem kendisi temizdir hem de temizleyicidir. Bu sebeple arif de hem temiz olmalı, hem de temizleyici...”

 

Fuzuli: (1480–1556) Fuzuli’nin anlayışına göre insan "seven bir varlık"tır, bu sevgi Allah ile insan arasındaki bağın özünü oluşturur, ayrıca insanın Allah’a yaklaşmasını sağlar. Bu nedenle de yalnız insan sevebilir. Varlık türlerinin en yetkini, en olgunu olan insan Allah’ın gören gözü, konuşan dili, duyan kulağıdır.

İnsanda Allah istenci dışında bir eylemi gerçekleştirme olanağı yoktur. İnsan biri gövde, öteki ruh olmak üzere iki ayrı özden kurulu bir varlıktır. Gövdenin ateş, toprak, hava ve su gibi dört oluşturucu öğesi vardır.

İbrahim Hakkı Erzurumi: (1703 – 1780) "Bu feleklerle yıldızların, bu dönen ve seyreden varlıkların tabiatları, bu eşya ve aletlerin hepsi birer hayal gibidir. Asıl döndüren, yapan ve yaptıran hep Allah’tır. Bütün bu halleri inceleyip düşünmek cenabı Hakkı bilmeğe vesile olmaktır.”

 

Yıldızlar, meleklerin elinde mecbur ve hüküm altındadır. Melekler de Hak Teala'nın emri altındadır. Hepsi de O'nun irade ve kudreti ile hareket ederler. Mesela, Güneş sıcak ve kuru ateş tabiatlı, Ay ise soğuk ve rutubetli su tabiatlıdır. Yıldızlar bu keyfiyetleri ile alemde tasarruf ederler. Ancak bütün bu işlerin yalnızca yıldızlara bağlanması hatadır, çünkü yıldızlar da, Hakk’ın hükmüyle bu tasarrufu yapmaktadır.

 

Fezadaki yıldızlar ve güneş sistemindeki gezegenler, ateş, toprak, hava ve su gibi tabiatlar, madenler, nebatlar ve hayvanlar üzerinde tasarruf ederler. Hakiki yaratıcı ise Allah’dır. Burçlar ve gezegenler ise aletler ve sebepler gibidirler. Bütün gök cisimlerinin yer cisimlerine çeşitli tesirleri daima olduğundan; bütün halkın, şekil, hal, ahlak ve tavrı henüz ana rahminde nutfe iken, burçlardan gelen kozmik ışının ihtiva ettiği mananın beyinlere nakşedilmesi ile meydana gelmiştir.

Ana rahminde nutfe vâki’[4] olduğu saatte, baba ve annenin tali’leri[5] hangi işte ise, o, nutfenin özüne tesirle işlenmiş olur. Mesela; saadet, şakilik[6], anlayışsızlık, cimrilik, cömertlik, fakirlik ve zenginlik, rahat ve rahatsızlık, yaşama ve yaşamama, cemal, kemal, celal ve melal[7] her ne hal üzere ise, o, nutfenin zatına tali’ olur. Çünkü o nutfe, ceninin cisminin Levh-i Mahfuzudur. Levh-i Mahfuz ise âlemin aynasıdır. O halde, “said” olan saadetini annesi karnında bulmuştur, “şaki” olan da şekavetini[8] annesi karnında bulmuştur.

 

Said Nursi: (1878-1960) Hazretleri eserlerinde 24. Söz’ün İkinci Dal'ında, Zühre, Katre ve Reşha misalleriyle üç ve dokuz farklı insan çeşidinin (taifesinin) hakikate farklı yollarla yolculuğu; 27. Söz'ün Hatimesi’nde mizaçlara (ateş, toprak, hava, su) göre ilaçların değişeceği; Lemeat’ta ise, istidat ve terbiyelerin farklılığı açıkça belirtilmektedir.

 

Şeyh Nazım Kıbrısi: (1922) Zorla hiç bir şey olmaz. Zorla yapılan iş geri döner. Suyun derinden yukarı çıkması için motor gerekir. Motor olmasa su yukarıya çıkmaz. Basma kuvveti bitince su kendi yolunda devam eder. İnsanlar da baskıyla bir yere kadar; baskının devam ettiği yere kadar gider.

Dünya işinde insan nerde zorlanırsa zor devam ettiği müddetçe o baskının neticesinde durur. Baskı kalkınca eski haline döner. Onun için kim baskıyla iş yapmaya kalktıysa sonunda işi berbat olmuştur. Hatta sustaya çok bastırıp bıraktığında kendisini devirmiştir. Baskı sistemleri sonunda insanları kendilerinin istemediği yere döndürür. İş, baskıyı yapanların istemedikleri yere dönecektir. Bunu cahiller bilmiyor, zannediyorlar ki baskı yaptığımız takdirde bizim istediğimiz olacak veya devam edecek. Düşünemiyorlar ki, baskı kalktığı zaman her şey geri tepecek ve eski hâline gelecektir.

Evet, bir şeyin devamı kendi haline bırakıldığı surettedir. Kendi haline bırakılmadığı takdirde kesilip durur. İnsan tabiatı acayiptir, onun için Cenab-ı Allah hiçbir peygambere, “zorla inandırınız” diye emretmedi. Hayır, zorla inandırmanın bir neticesi yoktur. Bu büyük bir hikmettir. Zorla inandıramazsın, inandım görünür, baskı kalktığı vakit de eski hâline döner. Eski bir tabirimiz vardır; Hınzırın kuyruğunu 40 yıl mengeneye koymuşlar, gene kıvrık çıkmış... Hınzırın kuyruğu çok kıvrıktır. Biri bu canavarın kuyruğunu ben doğrultayım diye 40 yıl mengeneye koymuş, sonra bırakmış çıktığında o kuyruk gene kıvrık dururmuş. Mengenenin baskısı onu doğrultamamış.

Yani insanın yaratılış hikmetine karşı gelinmez. İnsanları baskıyla düzeltmek olmaz. Kendi tabiatına doğru yürütürse muvaffak olur, ama zor kullandığı takdirde olamaz. Şimdiki insanlar bu hikmeti bilmiyor. Zorla birşey yaptıracağız diye uğraşıyor ve muvaffak olamıyorlar. Bu hikmetten dolayı Cenab-ı Allah peygamberimize buyurdu ki;

“Dinde zorlama yoktur; isteyen iman etsin isteyen iman etmesin.”

Açıklaması: Yani eline topuz al da başlarına vur demedim, isteyen inansın, isteyen inanmasın. İnanan da inanmayan da bana dönecektir, başka gidecekleri yer yok. Siz onları zorlayıp uğraşmayın, çünkü zorla inandıramazsınız.

Bu büyük bir hikmettir. Bugünkü asırda kendi inançlarını bıraksınlar ve kendilerince uydurma bir inanç bulup oraya bağlansınlar diye milletle bir asırdır uğraştılar. Bir parça serbest bıraktılar ve millet gene eskisine dönüyor. Bizim bu kadar sene yaptığımız uğraş işe yaramadı dediler...

Bu fıtrattır (insan tabiatıdır). İnsanlar Müslüman doğar ve Müslümanlık’tan onları ayırmak için ne kadar uğraşsalar İslam’ın boyasını değiştiremezler. Bir yağmur yağdığında uydurma olan boyayı götürür, altından eskisi meydana çıkar. İnsanın vicdanı ve içindeki hisleri doğruya akar ama nefis karşı gelir. Nefis, kendisinin boyasını alsın diye zorlar ve ister. Sürekli boyasını sürer sürer, en sonunda bakar ki; bu bizim sürdüğümüz boya çıktı, üzerinde gene eski boyası kaldı.

 Günümüz bilginlerinin insan tabiatı görüşleri

Prof. Dr. Mustafa Ergün: İnsanlar bu dünyadaki şekilde yaratılmadan önce ruhları Allah katında günahsız olarak bulunuyordu. Bunlar topraktan veya Yunus Emre’ye göre dört ana unsurdan ateş, toprak, hava ve sudan yaratılmış bedenler içine konularak bu dünya şartlarında, çok çeşitli şekillerde sınava tabi tutulurlar.  

 

Prof. Dr. Mustafa Arda: Hipokrat, aynı zamanda, 4 element (ateş, toprak, hava, su), 4 kalite (sıcak, soğuk, nem, kuru) ve vücudun 4 sıvısı (kan, mukus, sarı safra, siyah safra) üzerinde de bilgiler vermiş, bunları ve birbirleri ile olan ilişkilerini açıklayan görüşler getirmiştir.

 

Doç. Dr. Ömür Ceylan: Batı’nın ve Doğu’nun tüm klasik tıp kaynakları, kökeni eski Yunan kültürüne dayanan bir teori üzerine kuruludur. Dört sıvı (humor) ya da “ahlat-ı erba‘a” denilen bu teoriye göre, dört unsur (hava, su, toprak, ateş) üzerine bina edilmiş evren gibi insan da dört sıvı (kan, balgam, sevdâ, safrâ) üzere yaratılmıştır. Vücuttaki dört önemli organ bu dört sıvının emrindedir (kan-kalp, balgam-beyin, sevda-dalak, safra- karaciğer). Teori, tabiattaki her maddeyi dört özellik (sıcak, soğuk, kuru, nemli) altında sınıflandıran eski kozmoloji biliminden de yararlanır.

Kan; sıcak ve nemli;                                                                            

Balgam; soğuk ve nemli;                   

Sevda; soğuk ve kuru;                                                                         

Safra; sıcak ve kurudur.

Dört özelliğin etkisi altındaki dört hayatî sıvı, tabiatları gereği yine bu dört özellikten birisini taşıyan gıda maddeleri yoluyla vücuda alınır. Mesela et ve yumurtada kan, balık ve yoğurtta balgam, sarımsak ve kuru gıdalarda sevda, tatlı yemeklerde de safra vardır. Bilinen bütün hastalıklar bu dört sıvının birbirleri karşısındaki dengelerini kaybetmelerinden kaynaklanır. Eski hekimler işte bu dengeyi tekrar kurabilmek için sıcak, soğuk, kuru ve nemli bitkilerden gerekli olanları ile ilaç terkipleri hazırlarlar.

 

Yrd. Doç. Dr. Çağatay Üstün: Antik Yunan medeniyetindeki tıpta mistik öğeler kadar felsefi öğretilerin de etkileri olmuştu. Örneğin Empedokles’e göre evrendeki canlı ya da cansız her şey dört temel elementin ateş, toprak, hava, su değişik oranlarda karışımından oluşmaktadır. “Elementler teorisi” olarak bilinen bu kurama dayanarak hastalığın oluşumu açıklanmaya çalışılmıştı.

Görüldüğü kadarıyla felsefe ve din tıbbın birer parçası olarak algılanmaktaydı. Tıbbın özellikle felsefe ile olan bağlantısını ayıran, ona yeni bir ruh ve deneye, gözleme dayalı bir yapı kazandıran Cos’lu Hippocrates’tir. Mesleki becerisinin yanında vicdani yaklaşımları ve retorik sanatındaki başarısıyla, tıp, onunla yeni bir döneme başlamıştır denilebilir. Bilgi azdı, fakat tahmin etme ve belirli şeyleri birleştirerek doğruya ulaşmak mümkündü.

 

Hippocrates de hastalığın oluşum mekanizmasına kafa yormuş ve düşüncelerini şöyle özetlemişti: “Hastalığın kaynağı, sindirilemeyen besinlerin artıklarından ortaya çıkan ve vücuda yayılarak sağlıklı nefesin yerini alan gazlardır.”

Hippocrates’e göre vücut sıvılarındaki dengesizlikler hastalıkların başlıca etkeniydi. “Humoral Patoloji teorisi” olarak da bilinen bu kuram mantığa ve uygulamaya aykırı gelmemiş olacak ki, Virchow’un Sellüler (Hücre) Patoloji teorisine kadar varlığını sürdürebilmiştir.

 

Dr. Uğur Akıl: İlm-i kadimde kainat tasavvuru alemin dört ana unsurdan (anasırı erbaa) oluştuğu şeklinde idi ki bunlar ateş, toprak, hava ve su’dur.

Eski tıp anlayışı da bu diyalektik etrafında gelişmiş “İnsan küçük bir kainat, kainat büyük bir insandır” düşüncesi içinde insanı etkileyen dört mizaçtan, haletten bahsedilmiştir. Bu dört ‘hılt’ (halet) kan, safra, sevda ve balgamdır.

Sağlıklı olmak hali bu dört unsurun yeterli miktarda oluşu ve aralarındaki dengeye bağlanmış, hastalık hali de bu unsurların miktar ve aralarındaki dengenin bozulmasına bağlanmıştır. İşte tüm önerilen tedavi metodları da bu dengenin korunması üzerinedir.

 

Dr. Muhammed Ömer Nazar: Yaklaşık 2700 yıllık geçmişi bulunan Uygur Türkleri’nin birbirine zıt dört ana madde olan “Ateş, toprak, hava ve su” tabiatlarını tedavi yöntemlerinde temel almışlardır. Yunan Tıp Bilgini Hipokrat’ın da, Orta Asya Türkleri’nin geliştirdiği geleneksel tıbbın dört maddesi olan tabiatlar (Ateş, Toprak, Hava ve Su) teorisini kabul edip öğrendiği ve bunları medeniyetlere yaydığı belirtiliyor.

Sovyet Medistina Akademisinin yayınlarında, Hipokrat’ın “Türklerden geleneksel tıbbın inceliklerini öğrendiğini” ve kitaba göre, Orta Asya`dan gelerek Karadeniz`e yerleşen İskit halkı bir Türk kavmiydi ve bunlar hekimlikte çok ileriydiler. Hipokrat ise Grekler Ailesinden gelip Karadeniz’in güney kısmına yerleşerek İskit medeniyetini öğrendi. Sonra Sıkıf hekimliğinin temeli olan “Ateş, Toprak, Hava ve Su” denilen dört maddenin gelişmesini sağlayarak İskit tabipçiliğinin etkisi altında kaldı.

Hipokrat’ın 2. kitabında geçen İskitlerin hayatı ve Orta Asya halkının tıbbi atasözlerinin bu bilgileri teyit ettiği belirtiliyor. Yaklaşık 2700 yıllık geçmişi bulunan Uygur Türkleri’nin birbirine zıt dört ana madde olan “Ateş, Toprak, Hava ve Su” tabiatlarını tedavi yöntemlerinde temel aldıklarını, bu maddelerin insan vücudundaki karşılıklarına “hılt” (vücudun içindeki organların temel sıvılarını oluşturan kara safra, sarı safra, kan ve balgam) denir.”

 

Ateş tabiatı: Safra hıltı’nı,  

Toprak tabiatı: Sevda (sarı safra) hıltı’nı,             

Hava tabiatı: Kan hıltı’nı,               

Su tabiatı: Balgam hıltı’nı simgeler.

Bunlar birbirine benzemeyen 4 çeşit tabiatı (Safra, sevda, kan, bağlam)) bulunan vücut sıvılarıdır. Ve sıvı dolaşım sistemini oluştururlar.

“Bunların dengede olması, insan vücudunun sağlıklı ve dengeli olmasının en önemli şartıdır. Bütün geleneksel tedavi yöntemlerinin temeli bu felsefeye dayanır.”                 

 

Dr. Ender Saraç: Ayurveda’da belli başlı üç beden tipi vardır ve bunlar tüm kadim bilgilerde geçen beş ana element yani boşluk, hava, su, ateş ve toprağın çeşitli açılardaki kombinasyonlarının maddeye dönüşme oranlarından oluşan beden tipleridir. İnsanın beden tipinin oluşumu aynı zamanda astrolojik olarak da açıklanabilir. Yani doğum haritamızdaki elementer ağırlık yani gezegenlerin hangi gruplarda toplanmış olduğuna bakılarak da beden tipiniz hakkında bilgi edinebilir.

 İbrahim HAKKARİ / ŞANLIURFA

 


[1] Makdurat: Takdir-i İlâhi olanlar. Güç ve kuvvet. Elden gelenler. Takdir edilenler.

[2] Mümkinât: Mümkün olanlar, imkânda olanlar.

[3] Terkib: Birkaç şeyin beraber olması. Birkaç şeyin karıştırılması ile meydana getirilmek. Birbirine karıştırılmış maddeler.

[4] Vâki’: Olan, düşen, konan. Mevcud ve var olan.

[5] Tali’: Doğan. Kısmet, kader, baht.

[6] Şaki: Her çeşit günahı işleyebilen.

[7] Melal: Can sıkıntısı. Usanç. Gamlılık. Zaaf ve ümitsizlik.

[8] Şekavet: Her çeşit kötülük içinde olmak.

[9] İstidad: Her çeşit kötülük içinde olmak.

 

 

Eklenme Tarihi : 2.8.2009         Sayfa Gösterimi : 60136                  Sayfayi Yazdir  |  Geri Dön


Hastalıklar

Makaleler

İlginç Bitkiler

Bitki/Tıp Sözlüğü

 
Aradığınız neyse sizi bekleyen de odur !      
Araştırmalarımız, sadece tanıtım ve bilgilendirme amaçlıdır. Ayrıca merkezimiz sağlık bakanlığı ilaç ve eczacılık genel müdürlüğünün 01 10 1985 tarih ve 5777 sayılı genelgesi doğrultusunda bitkisel drog izin belgesine haizdir.

Lokman Taha Bitkisel Drog Araştırma Merkezi
  
 
Web Tasarım www.ebiron.com